Bütünlük ve Etkileşim

Bütünsellik

Bütünlük, etkileşim ve hayata şefkatle yaklaşmak

Çoğumuz kendimizi benzersiz, etrafımızdaki insanlardan ayrı ve farklı görme yanılgısı içerisindeyiz. Hatta diğer canlılardan üstün görme eğilimimiz çok güçlü. Tarihçi Yuval Noah Harari de ünlü kitabı Hayvanlardan Tanrılara Sapiens’te insan türünün kendini dünyanın efendisi olarak algılayışının ve diğer tüm varlıkların kendisi için var olduğuna inanarak yaşamını da ona göre biçimlendirişinin uzun hikayesini anlatıyor.

Oysa kendimize ve içinde bulunduğumuz dünyaya daha yakından ve dikkatli baktığımızda başka bir şey görmemiz mümkün: Bir bütün olarak parçalardan oluştuğumuz gibi dünya (hatta evren) denen bütünün parçalarından biri olduğumuz gerçeğini. Dahası, bu bütün ile parçaları arasında da çok yönlü ilişki, bağ olduğunu.  Bu yazıda kendimce önemli bulduğum bu ilişkiden söz etmek istiyorum. Bu bağ elbette yeni keşfedilmiş değil. Ancak günümüzün oldukça kopuk, kendine ve doğaya yabancılaşmış yaşamlarında öne çıkarılıp beslenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu bağın farkındalığıyla yaşamanın, hayatla kurduğumuz bağı güçlendirdiğine inanıyorum. Yazının sonunda bir tanesini paylaşacağım sevgi-şefkat uygulamaları da, bu bağı anlamamıza ve beslememize yardımcı olacak.

Hazırsanız bu bağı ilmek ilmek örmeye başlayalım. Önce bedenimize biraz daha yakından bakalım.

 

Bedenimiz içindeki bütünlük ve bağlantılar

Bedenimiz müthiş bir organizma, kendi içinde bir evren. İnanılmaz bir çalışma sistemi var. Görebiliyor, duyabiliyor olmak son derece sıradan, bir o kadar olağanüstü deneyimler. Bedenimiz, tek bir hücreden çoğalıp 10 trilyondan fazla hücreden oluşan bir bütün. Pek çok organdan ve sistemden oluşan, kendini dengeleyip düzenleyebilen bir evren. Bu evrende her bir yapının birbiriyle ilişkisi var ve biz bunları hiç düşünmemize, müdahale etmemize gerek kalmadan kendi halinde çalışıyor.

Yani, biz bedeni bütün olarak algılarız ama o çok küçük parçaların birleşiminden oluşur ve içindeki faaliyetler farklı birimlerin işbirliği ile ortaya çıkar. Mesela bir yerimiz kesildiğinde veya bir kemiğimiz kırıldığında, içimizde yer alan tamir mekanizması hemen devreye girip o kısımları onarmaya girişir. Veya homeostasis denen dengeleme mekanizması sayesinde, ne kadar farklı dış ortam sıcaklığına maruz kalsak da, vücut sıcaklığımız hep sabit kalır.

Şimdi algımızı dışarıya, çevremize ve içinde yaşadığımız dünyaya çevirelim;

 

Çevremizle ve dünyayla olan bağlarımız

İşin ilginci, her bir parçası birbiriyle etkileşim halinde olan bu yapı sadece bizim için geçerli değil. Çevremizle, dünyayla olan bağımız, bağlantımız da aynı örüntüye sahip. Beyin cerrahı Prof. Dr. Türker Kılıç bağlantısal bütünlük diyor buna. Kılıç, beyin dokusunun nasıl düşünce ürettiği, oradan da yaşamı nasıl anlamlandırdığımız sorularına bağlantısallık modeli üzerinden yanıt arıyor. Beyinde bilginin işlenme sürecinin, nöronların (beyin hücreleri) birbiriyle kurduğu bağın çoklu etkileşimle gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Beynimizin nöral ağları ve diğer nöronlarla kurdukları yeni bağlar da bu modelle çalışıyor. Bu bağlar; yaşadığımız olaylar, eylemler, etkileşimde bulunduğumuz yeni insanlarla her an yeniden oluşuyor.  Bu bağlantıya nöroplastisite deniyor.

Bu model aslında her yerde var. Herhangi bir cismi oluşturan atomların birbiriyle ilişkilerinde de, beynin damarlanma sisteminde de, bir ağacın dallarında da, metro sistemlerinin ağlarında da var. Hatta bir grup astrofizikçi, Nature dergisinde yayınladıkları araştırmalarında, evrende var olan bütün kuvvetlerin matematiğinin, beyindeki bağlantısallık modeliyle benzer olduğunu ileri sürüyor. Buna da Haiti dilinde ölçülemeyen cennet anlamına gelen Laniakea teorisi diyorlar. Bu bilgi de bize evrende her şeyin bütünlük içinde ve her şeyin birbiriyle bağlantısallık halinde olduğunu gösteriyor. Kılıç’ın bu konudaki ufuk açıcı konuşmasını buradan izleyebilirsiniz.

Soldaki mikroskopla çekilmiş beynin, sağdaki teleskopla çekilmiş evrenin fotoğrafı

Kaynak: http://noroblog.net/2019/05/20/beynin-karanlik-maddesi-aylak-noronlar/

 

Farkındalığın önemli bir boyutu: Bağlantıyı fark etme

Ünlü nöropsikiyatr Dan Siegel bağlantıyı, farkındalığın önemli bir ayağı olarak tanımlıyor. Bağlantı önce kendimizle başlıyor; zihnimiz ve bedenimizle 1Yaklaşık 5000 yıllık geleneği olan yoganın İngilizcede karşılığı “yoke”. Birleştirmek, bütünleştirmek  anlamına geliyor. Beden ile zihni, birey ile içinde bulunduğu dünyayı, evreni bütünleştirmek olarak da düşünebilirsiniz.. Buna içgörü diyoruz. Daha sonra karşımızdaki kişiyle, onun zihin dünyasını algılamak, onun perspektifinden bakmak üzere bir bağ kuruyoruz. Bu da empati oluyor.

Bağlantının üçüncü ve en geniş halkası ise, bütünleştirme (entegrasyon). Yani bir şeyin parçalarını, içinde yer aldığı bütüne bağlamak. Dünyayla kurduğumuz bağ bu şekilde gelişiyor. Bütünleştirme (ya da Prof. Dr. Kılıç’ın ifadesiyle bağlantısallık), çevremizdeki tüm canlı-cansız varlıklarla bir bağ ve karşılıklı etkileşim içinde olduğumuzun farkında olmayı ve o ilişkiye şefkatle yaklaşmayı içeriyor.

 

Bağlantıya bir örnek: Ayna nöronlar

Çevremizle kurduğumuz bağın nasıl gerçekleştiğini anlamak için ayna nöronları örnek verebiliriz. Bu terim, bir canlının herhangi bir hareketi yapan birini gözlemlediği durumlarda ateşlenen nöronlar için kullanılıyor. 2005 yılında bir grup bilim insanı, insan bir şeyi gözlemlerken ve uygularken, beyninin belli bir bölgesinin son derece aktif olduğunu gördüler. Bu bölgede bulunan nöronlar, gözlemci karşısındakinin hareketini yapmadığı halde, sanki yapıyormuş gibi aktifleşiyordu. Karşımızdaki su içerken susamak, esnerken esnemek gibi.

Daha sonra yapılan araştırmalarda, ayna nöronların beynin sadece belli bir bölgesinde değil, çok farklı yerlerinde bulunduğu ortaya çıktı. Üstelik bu nöronlar sadece bizim beynimizde değil, başka canlılarda da (makaklar ve bataklık serçeleri) bulunduğu ortaya konmuş.

Peki bu bilgi ne anlama geliyor ve bunun bizim konumuz açısından ne önemi var?

Şöyle ki; biz sadece birtakım eylemlerde bulunurken değil, çevremizi gözlerken dahi beynimizin ilgili bölümleri aktifleşiyor, yani gözlemlediklerimizden etkileniyor ve buna bağlı olarak değişiyor. Bu birbiriyle bütünleşmişlik (interconnectedness) sadece fiziksel değil, zihinsel alanda da var. Yani sadece hareketlerimizle değil; algılarımızla, duygu ve düşüncelerimizle dışımızdaki dünyayla bağlantı kuruyoruz. Karşımızdaki kişinin duygularını hissedebiliyoruz. Hem neşeyi, coşkuyu, heyecanı; hem de korkuyu, hüznü, öfkeyi…

Einstein’ın çocuğunun ölümü üzerine kendisine yardım çağrısında bulunan birine verdiği yanıt, aslında konumuzun özeti niteliğinde:

“İnsan, Evren dediğimiz bütünün, zaman ve mekanla sınırlı bir parçasıdır. Kendisini, düşüncelerini ve duygularını geri kalandan ayrıymış gibi, bilincinin bir tür optik yanılsaması olarak yaşar. Bu yanılsama, bizim kişisel arzularımızı ve bize en yakın birkaç kişiyi sevmemizi kısıtlayan hapishanemizdir. Görevimiz, tüm canlıları ve doğanın tamamını güzelliğiyle kucaklamak için şefkat çemberimizi genişleterek kendimizi bu hapishaneden kurtarmak olmalıdır.”

Her birimiz bir bütünüz ve kendimizden daha büyük bir bütünün parçasıyız. Yaşam içerisinde sürekli değişiyor ve çevremizle de bitmeyen bir etkileşim, alışveriş içerisinde bulunuyoruz. Farkındalık çalışmalarıyla, çoğunlukla bilincinde olmadığımız bu bağlantıyı daha net biçimde algılamamız ve geliştirip güçlendirmemiz mümkün.

 

Dünyayla kurduğumuz bağları güçlendirmek için bir yol: Şefkat uygulamaları

Vietnamlı Budist rahip Thich Nhat Hanh bu konuyu daha başka bir yerden, gıdalardan yola çıkarak ele alır. Yediğimiz yemeğe daha daha yakından, farkındalıkla baktığımızda, onun içinde yer alan ve varoluşumuzu destekleyen tüm evreni görebileceğimizi söyler. Sebzelere baktığımızda içlerindeki güneşi, bulutları, dünyayı ve yoğun bir sevgi dolu emeği görebileceğimizi hatırlatır. Bu farkındalık, içinde yer aldığımız yaşamı tüm unsurlarıyla, sevgiyle ve şefkatle sarmalamamıza ve bir tür şükran duygusu beslememize yol açar.

Bu elbette kendimizi zorlayarak, o duyguları hissetmeye çalışarak gerçekleşebilecek bir şey değil. Ancak düzenli olarak sevgi-şefkat (metta) uygulamaları yaparak, bu bakışı geliştirmemiz mümkün. Bu uygulamalar temas ettiğimizi tüm varlıklarla olan derin bağlarımızı görmemize yardımcı oluyor. Aynı zamanda kendimize, çevremize ve dünyaya karşı şefkat ve nezaket geliştirmemizi sağlıyor.

 

Şefkat meditasyonu

Aşağıdaki şefkat meditasyonunu önce okuyup, ardından rahat ve dik bir şekilde oturup, tercihen gözleriniz kapalı deneyebilirsiniz. İsterseniz, ses kaydını da takip ederek yapabilirsiniz:

“Birkaç yavaş, derin nefes al ve birisinin seni olduğun gibi kabul ettiğini, anladığını, önemsediğini, seni sevdiğini hissettiğin anı hatırla. Büyük ya da özel olmak zorunda değil; çok basit olabilir – nazik bir kelime, bir gülümseme veya omzuna dokunan bir el.

Bunun vücudunda ne hissettirdiğine bak. Tanıdığın, anladığın, seni önemseyen ve seven biriyle olduğunu hatırlamak nasıl bir duygu?

Şimdi o kişiye sevgi-şefkat dilekleri gönder. “Sağlıklı, huzurlu, mutlu, güvende olmanı diliyorum”

Ve onun nezaketinin, sevecenliğinin, sevgisinin sana geri döndüğünü hisset.

Hazır olduğunda, kendine de aynı sevgiyi dile; “mutlu, sağlıklı, huzurlu, güvende olayım (ya da olmayı diliyorum)”

Şimdi adım adım; sevdiğin ama çok yakın olmadığın, hiç tanımadığın ve sevmekte zorlandığın (belki öfke duyduğun) insanlara sevgi ve şefkat sunmayı deneyebilirsin.

Bu uygulamayı sonlandırmadan önce, herkes için birkaç cümle söyleyebilirsin.

Bu dünyadaki, evrendeki tüm canlılar mutlu olsun. Herkes huzurlu ve rahat olsun.”